2020/05/16 Tarihinde yapılan sohbetin düzenlenmiş metnidir;

 

 

         Bir şey anlatırken konuyu çok detaylandırmak gibi bir huyun olduğunu biliyorum umarım çok dağılmayız. Çok Katmanlı Kaleydeskopik görseller üzerine konuşmak istiyorum, bana verdiğin görselleri incelediğimde aynı detaycılığı bu çalışmalarda da gördüm.

 

         Haklısın, konuları ve kavramları çok gerilerden ele almak ve detaylandırmak gibi bir huyum var, arada beni toparlaman gerekecek gerçekten.

         Evet, konu görsellik olduğunda çok takıntılıyım. Belki meslek hastalığı belki de sadece ben buyum. Bu takıntı yüzünden sürekli sahnelerin arka planı düşünmekten, analiz etmekten veya çeşitli süreklilik hatalarını fark etmekten bir filmi ilk kez izlerken keyif alamıyorum, elimde değil. Bu arada filmlerdeki hatalarla ilgili bir detaylı bir blog yazısı da yazdım (https://baskir.com/blog/?p=35)

         Özel hayatımda da bu takıntı yüzünden birçok problem yaşadım. Ancak 10-15 yıl önce kontrol altına alabildiğim bir başka görsel takıntı olan simetromaniden de çok çektim!

 

         Bu çalışmalardaki simetri buradan mı geliyor?

 

         Yok, zıtlıkları bir arada seviyorum, kusursuz simetri durağan bir etki yaratsa da benim çalışmalarımda potansiyel devinim bu durağanlığı kırıyor ve bir dinamizm yaratıyor. Bu bir uçağın düşme anının fotoğrafı gibi. Fotoğrafa bakarken bilirsiniz ki fotoğrafta durmuş zamana rağmen o uçak düşecek ve o durağan fotoğraf içinizi kıpırdatır.

 

         Bu çalışmaların ortaya çıkış sürecini anlatabilir misin?

 

         Kaleydeskop görüntüsüne küçüklükten takıntılıydım zaten, basit olmasına karşın içinde görsel mucizeler olan bir oyuncaktı benim için. Küçükken aynalarla oynamaya bayılırdım. Fotoğraf eğitimi aldığım yıllarda deneysel birçok teknik denedim. Fotogram en sevdiğim ve en çok önemsediğim teknikti. Fotogramı bilmeyenler için ne olduğunu kısaca anlatmaya çalışayım.

         Bu teknikte karanlık odada, genelde fotoğraf baskı kağıdı üzerine çeşitli özelliklerde malzemeler konur. Bir seferde veya çoğunlukla agrandizör ışığıyla veya değişik ışıklandırmalarla konan nesnelerle üst üste binen ve değişik tonlardan oluşan bir görüntü oluşturulur. Bknz. örnek. Aşağıdaki örnek üniversitede ilk yılımda, 1987 de yaptığım (4 farklı kalıp ve pozlamadan oluşan) fotogram.

 

 

         Bu tekniği iyi kavramış birinin bu günün her türde gelişmiş dijital görsel manipulation tekniğini anlayabilmesi çok kolay. Çünkü bu tekniğin de diğer modern tekniklerin de özü ve ortak noktası katman ve katmanların kullanımıdır.

         Bu alanı tanımlarken ve çalışmaların tümünde kullandığım çok katman tekniği bu işlerin kavramsal merkezi diyebilirim.

         Bu var oluş içerisinde böyle değil mi, zaten her şey katmanlar içinde var oluyor. Konuya ister makro ister mikro kozmostan bak ister kavramsal ele al. Dünyada hatta evrende fiziksel tüm yapılar katmanlardan oluşuyor. İnsanın kişiliği katmanlardan oluşuyor. Müzikteki katmanlar! Melodi, ritim algıladığımız bütün melodinin lezzetini oluşturan değişik frekanstaki enstrümanların üst üste binen farklı geometrik örgüleri.

         Zamanın bile katmanları var hatta fotoğrafın bu katmanlar arasında geçiş yapabilmek ya da değişik katmanlardaki adeta farklı paralel evrenlerdeki aynı öğeleri tek bir planda bir araya getirebilmek gibi bir meziyeti de var.

         Fotoğraf bölümü 2. sınıftayken rahmetli Ayhan Duman’ın stüdyosuna takılırdım. Onunla aramızda, onun bir fotoğrafı üzerine bir “yaparım, yapamazsın” iddialaşması oldu. Bu hikâye çok uzun ve apayrı bir konu gerçekten ama katmanla alakalı olduğu için çok kısa bahsedeceğim. İkimizin kullandığı aynı çekim tekniği de olsa uygulama ve süreç açısından onun çözümü çok karmaşık, çok ciddi ekipman gerektiren, estetik açıdan mükemmel ancak teknik açıdan hatalıydı. Benim çözümüm son derece basit, estetik olarak çok kötü ancak tekniğin uygulanması açısından kusursuzdu.

         1988de masasına bu fotoğrafı koyduğumda ağzından düşürmediği piposunu şaşkınlık içinde ağzından düşürmüştü. 1999 yılında bu fotoğraf David Copperfield in arşivine de girdi, o da apayrı uzun bir hikâye.

         O dönemlerde yaptığım görsel bir tasarımda, aynı anda biri yatay biri dikey 2 farklı düzlemi üst üste, yatay gelecek şekilde tek düzleme indirgeyen aynalı bir düzenek tasarladım. Bu o dönem için ancak analog çekim teknikleriyle yapılabilecek olan bazı üst üste çekim tekniği yerine tek çekimde aynı sonuca olanak veren bir tasarımdı. Birçok orijinal fikir gibi imkânsızlıklardan zaman içinde gerçekleşemedi, anlamını yitirdi. Üniversitede okurken lens önünde kullanılarak kaleydeskopik görüntü oluşturabilecek bazı aynalı tasarımlar bile yaptım.

         Analog kültürden gelen ve zihin yapılanması da analog olan biri olarak söyleyeceğim şey çok hoşuma gitmese de elbette analog yöntemlerin hiçbiri fotoşop süreçlerinden sonra ortaya çıkarılabilecek görüntülerin sonuçlarına yaklaşamaz. Analog teknikleri bilmeyen ya da bu alanın çözümleri konusunda kafa yormamış birinin ister analog ister dijital görüntüleme çalışmasında başarılı olması çok zor.

 

         Çok dağıldık, ortaya çıkış diyorduk

 

         Her konu bir diğeriyle ilintili bir örgü içinde diyerek toparlamaya çalışayım.

 

         Çalışmalarının kaleydeskopik yapısı içerisinde “örgü” ve “düğüm” kavramları nereden geliyor?

 

         Başka bir sohbette ya da röportajda bahsetmiştim sanırım. 30-35 yıldır uğraştığım ancak maalesef nihayete erdiremediğim kapalı, döngüsel kelt çizimleri benzeri, profesyonelce vektörel olarak çizilmeyi bekleyen yüzlerce tasarımım var. Bu çalışmalar dışarıdan simetrik ve alttan-üstten düğümlenen/örgülenen geometrik motiflerden oluşuyor. Bu çalışmalardaki 3. boyut etkisi sadece çizgisel düzeyde. 3. boyut etkisi deyince burada epeyce bir şey söylemem gerekecek.

 

         Bir dakika! Oraya gelmeden ortaya çıkış diyorduk.

 

         Evet, küçük yaşlardan beri resimle uğraştım ki bu arada resim tüm sanat dallarının anasıdır tanımı yanlış olmaz. Lise yıllarında bir yıllık bir sürecin sonunda aldığım teknik resim diplomam var. Lisedeyken bir süre mimarlık bürosunda da çalıştım, teknik çizimlerle uğraştım. Bu geometrik tasarımlarımı yıllarca paralel cetvel, gönyeler ve rapidolarla çizdim.

         Kaleydeskop merakı, örgüsel geometrik çizimler ve hepsinin üzerine fotoğrafı da ekleyince bazı şeylerin ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.        

         Ö. Asafın bir sözü var Damla kendini tamamlayınca damlar bir sürecin tanımı bu, başka bir açıdan da bir damla bardağı taşırır ancak taşabilmesi için o bardağın binlerce damlayla da dolması gerekir.

         Fotoşopla çalışmaya başladıktan sonra aynalanmış simetrik ve kaleydeskopik görseller üzerinde çalışıyordum zaten ancak örgüsel yapısı olan denemeleri çok sonra ilk olarak 2014 de yaptım. O dönemler yaptığım çalışmaların tümü örgüsel yapının çözümlenmesi üzerine çeşitli araştırma çalışmalarıydı. Şimdiki “Çok Katmanlı” yapı, fon ve çerçeve gibi detaylar yoktu, hatta konunun örgüsünde gölge de yoktu.

         Ana temayı oluşturan konunun -senin ifadenle- örgüsünde gölgeler var.

 

         Evet. Görsellikte iki boyut içerisinde üçüncü boyut illüzyonunun yaratılmasının bu alanda en temel konu ve problem olduğuyla ilgili takıntılı biriyim. 2 boyut içerisinde derinlik algısı 2 şekilde oluşur çizgisel ve ton farklılıklarıyla. Her nesnenin bir sınırı olduğu için (bazı soyut çalışmalar) karikatür veya (siyah beyaz) çizgi roman dışında genelde bu iki unsur her zaman mevcuttur. Birbirlerinden bağımsız olamazlar.

         Çizgi romanların Türkçe yayınlanması için aydınger üzerine rapidolarla kopyaları yapılırdı ve metinler tekrar yazılırdı. 1984 de o işte de çalıştım, çok kısa bir süre bol bol Conan çizdim. O çizimlerden bir tanesi bacaksız adam fotoğrafında, en altta sopanın arkasında görülüyor.

         İki boyut içerisinde 3. boyut illüzyonunun, sadece çizgisel ve ışıkla değil, hava perspektifinin de mükemmel ifade edilebilmesinin tüm teknikleri Rönesans’ta çözümlenmiştir. Bu işi fizik-optik-kimya ve şimdi de dijital olarak nerdeyse kusursuz yapan fotoğrafın icadıyla sanatçıların zihinleri özgürleşmeye başladı ve bu sayede yeni birçok sanat akımı doğdu.

         Gölgeye gelebilmek önce biraz için çizgiyi konuşmamız gerekiyor. 

         İnsanın tüm evrim sürecine bakarsak 2 boyuta bakmak insan için yeni bir şey.

 

         Neyse ki big bang den başlamadın (karşılıklı gülüşmeler)

 

         Aslında her şey bir noktadan başlamıyor mu?

         Mağara resimlerinde sadece ön arka ilişkisinin çizgisel ifade sorunu çözülmemiş. Çizilen bazı yüzeylerin düz olmayışı ve bu yüzeyleri aydınlatan dalgalanan ateşin çizilen resimlerde hareket efekti yaratması da sağlanmış. Bu inanılmaz bir şey çünkü bu insanlar bazı sesler çıkartmak dışında bugünkü gibi konuşamıyorlardı.

         Lascaux mağarasıyla ilgili çok güzel bir belgesel var. Ayrıca 3 boyutlu, her yöne bir sanal gezinin de yapılabildiği bir web sitesi de var. 

         Çalışmaların ortaya çıkışına gelirsek her aşamanın birçok detayı var ama o kadar detaya inersek bu sohbet bitmez. İlk olarak bir konu ki bu çoğunlukla bir heykel oluyor, arşivden seçip görüntüyü dekupe edip birkaç da örgü denemesi yaparak sonucu hoşuma giden versiyonda örgüsel yapıyı tamamlıyorum. Bu örgü üzerindeki gölgelendirme bu aşamada yapılıyor. Örgüsel yapının zorluğuna göre bu süreç bazen çok uzun olabiliyor.

 

         Dikkatli incelediğimde tüm çalışmalarda ortak bazı özellikler var. %100 baktığımda gördüğüm tüm ana konuların üzerinde eski resimlerde görülen çatlamış boya dokusu gibi bir efekt var.

 

         Evet çok dikkatli incelemişsin gerçekten, detaylar çok önemli ancak burada Leonardo da Vincinin bir sözünü hatırlatmam gerekiyor Mükemmellik ayrıntılarda gizlidir ama asla bir ayrıntı değildir

         Konuya uygun olacak doku, detay, döneme ait detaydan veya dokudan oluşan fon veya çerçeve tüm bu ayrıntılar birbiriyle uyum içinde olmalı. Art-Deco bir heykelin fonunda veya çerçevesinde Yunan motifleri veya bezemeler kullanamazsın. Ya da tam tersi.

         Çalışmalara gerçek boyutlarında baktığında, çalışmanın tümünde bir uyum yaratan ve katmanlarda kullanılan dokular çalışmanın genelinde resimsel bir efekt oluşturuyor. Fotoğraf da benim için çok gelişmiş bir resimdir zaten. İngilizcede fotoğraf kelimesinin kullanımı “Picture” resimdir, eylem/fiil resim almaktır. Sinema filmi olarak ifade edilse de “Motion Picture”ın tam Türkçesi hareket eden resimdir.

         Her çalışmanın birkaç hatta bazılarının 10 dan fazla çeşitlemesi olsa da her çalışmanın koyu lacivert-cyan arası bir fonda yapılmış olan ilk versiyonunda da o gölge var. Ana konunun fondan ayrışması için kullanımının yanında bu gölgenin, analog fotoğrafta teknik kamera ile yapılan karmaşık ve oldukça zor ama çok sevdiğim özel bir tekniğe gönderme olduğunu söylemeliyim. Türkiye’de bu tekniği ilk uygulayan Ayhan Dumandan sonra 1993 de çözüp uygulayan 2. kişiyim sanırım.

        

         Bu çalışmalarda gölge, ayrıca derinlik algısını kuvvetlendirmek için konunun örgülenmesi esnasında da istisnasız kullandığım bir teknik. Bu amaçla fotoğrafların orijinallerine, bu etkiyi arttırmak için ufak tefek müdahalelerde de bulunduğumu söylemeliyim.

         Çerçeveli olanlarda da çerçeveyi fondan ayırmak için gölge var.

         Işık ve gölge birbirlerinde bağımsız asla var olamayacak ying-yang gibi bir şey. Bir görselde ışığı iyi kullanabilmenin başarısının derinlik illüzyonunun yaratılması çerçevesinde, ışık ve gölgenin en yüksek ifade gücüne erişmesini sağlamak olduğunu düşünüyorum. Bu ifade, gücü tekniğin estetiğe yedirildiği ışık mühendisliği.

          

         İlk yaptığım gölgeli çalışmalardan biri, 2016 da François Joseph Bosio’nun 1824 yılında yaptığı ve Louvre Müzesinde sergilenen “Herkülün yılanla mücadelesi” adlı eseriydi. Ancak bu çalışmanın, 400 e yakın farklı kaynak eserin fon, doku, örgüsel alternatifleri olan toplamda 2000 adetten fazla, tarzı oturmuş grup içinde tekrar yer alması 2019 yılının başında oldu.

         Bu çalışmalarda kullandığım fotoğrafların kaynağı, yurt dışında 10 yıldan fazla bir zamanda çekilmiş mimari, panorama ve çeşitli konularda detaylar gibi toplamda 100.000 karenin üzerinde fotoğraf var. Gene yurt dışında onlarca önemli müzede çekilmiş binlerce heykel fotoğrafı var.

         Bu çalışmalardan bazılarının ağırlığı 12GB üzerinde, tek bir çalışma! Tüm çalışmalarımın depolama alanı 60TB ı aşıyor. 

         Bu çalışmalar için son 2 yılda günde en az 8 bazen 14-15 saat toplamda 10.000 saatten fazla çalışma, bu çok ciddi bir zaman, emek. Bu uzun çalışma süreleri nedeniyle gözlerimde çok ciddi problem oldu bu maddi manevi ödenen büyük bir bedel.

 

         Genelde tüm çalışmalarının boyutları çok büyük.

 

         Analog dönemde de büyük format 4”x5” (10×12.5cm) ve 8”x10” (20x25cm)  kamera ve filmlerle çalışıyordum.

         “Büyük iyidir“ e inanlardanım mesela Atina’da çekimini 1 saatte tamamladığım 890 küsur kareden oluşan 300dpi da 2.84x16m boyutlarında bir panoramam var. Aslında orijinalinin boyutu 22m idi, dosya ağırlığı 45 GB yakın olunca biraz ufaltmak zorunda kaldım. 🙂 (Atina Panoraması)

         Bu alışkanlık analog fotoğrafçılıktaki en yüksek görüntü kalitesi elde etme ilkesinden gelmekte, bunun teknik formülü başlı başına çok derin bir ders hatta kitap konusu ve merak etme buna burada girmeyeceğim.

         Kaleydeskoplara gelince konular yani heykel fotoğrafları çoğunlukla kapalı mekanlarda çekildiğinden “stitch” tekniğiyle çekildi bu yüzden çoğunun boyutu 300dpi 70x100cm veya daha büyük. Bunları kaleydeskopik şekilde örgülediğinde boyutu zaten iki katına çıkıyor. Mantık aslında basit, fotoğrafta büyük olan küçüldüğünde sorun olmaz ama küçük olan büyütüldüğünde görüntü kalitesi bozulur.

         Bu çalışmalara başladığımda kendime sınır koymadan çalışıyordum bazı çalışmalar 300dpi da 4.5×4.5m ye kadar ulaşıyordu katıldığım ilk sergi sonrasında ideal baskı boyutu olarak 150x150cm olarak belirledim ve bütün çalışmaları bu ölçüye göre yeniden düzenledim.

         2019 yılında cam sanatçısı Yasemin Aslanın küratörlüğünü yaptığı Yaz Vakti sergisinde artık bu alanın da (“Çok Katmanlı Düzenlenmiş Kaleydeskopik Görseller”) tanımını yaptığım, aşağıda 3 tanesi bulunan 5 çalışmamı sergileme fırsatı buldum.

 

         O günlerde birisi bu görsellerle ilgili bir çalışmayı ne kadar zamanda yaptığımı sordu. Bende “ilk başlarda bir çalışma bir günden fazla sürüyordu ancak şu anki birikimimle ki buna elimdeki kaynak fotoğraf arşivim ve bu çalışmalarda kullandığım ve hazırladığım yüzlerce çalışmayı, tecrübeyi de katarsam en kısa 3-4 saat sürüyor” dedim. Elbette bazı çalışmaları tekrar tekrar ele aldığım yeniden yaptığım zamanlar da oldu, olacak da.

         Bana “3 saat bir eser üretmek için kısa bir süre değil mi?” dedi. Bende ona “bir sahne sanatçısının sahnede sergilediği 1-2 saatlik oyunu o süreyle mi değerlendiriyorsun?” diye sordum.

 

         Bu çalışmalar bize ne anlatıyor?

 

         Bu çalışmaları konuşmadan önce ne kadar konuşsak bu yeterli olmayacaksa da, bazı kavramlar üzerinde biraz konuşmamız gerek diye düşünmekteyim

         Bana göre sadece sanat konusunda değil hiçbir sorunun basit bir cevabı yok. Hatta bütün gün sadece bunu bile konuşabiliriz. Sanat da kelimeler gibi, bazen bir kelime çok şey ifade edebilir, bazen onlarca kelimeden oluşan bir cümle tamamen anlamsızdır. Ortama göre bir kelime insanları ateşlerken gene ortama göre aynı kelime bize huzur verebilir.

         Ben her konuyu o konunun onu kapsayan ve kapsamı dışında bırakan alanlarını tanımlayıp o tanımlanan alan içerisinde konuşmanın doğru olduğuna inanıyorum.

         Tanımlanmış sınırlar gerekiyor ki bir kavram hakkında gerçekçi doğru bir tanım yapabilelim, o alanda takılmadan konuşalım. Ancak her zaman biraz eksik kalacak gibi görünüyor.

         Bunun gibi yüzlerce kıstas var.

         İnsanların kafasında bir sanat eserine bakarken genelde hep bu soru oluyor özellikle soyut çalışmalara bakarken, “Bu çalışmalar bize ne anlatıyor?” .

         Bir iç savaş döneminde yapılan eser o dönem ile ilgili bir şeyler anlatabilir veya ya anlatmayabilir de. Benim için bir sanat eserini oluşturan fikir, tasarım, tasarımın icraatındaki zanaat becerisi gibi kriterler önemli, ben bunların hepsini içinde barındıran bir kavramla tanımlamayı tercih ediyorum.

 

         O zaman soruyu şuna dönüştürelim. Sanatı nasıl tanımlarsın?

 

         Tek kelimeyle DENGE! Sadece sanatı değil tüm var oluşu da denge kavramıyla tanımlıyorum. Sonucun bütününü oluşturan tüm unsurların arkasındaki teknik ve estetik dengelerin mükemmel uyumudur sanat eseri.

         Ben tüm sanatsal çalışmaların temel dinamiğinin fonksiyonel ve eserle etkileşime geçen kişiye haz veren bir yapı olduğunu düşünüyorum.

         Belki bu güne kaldığı için ilk olarak mağara resimlerini esas alıyoruz ancak o dönem daha az kalıcı ama benzer fonksiyonlarda yapılmış başka çalışmalar da olmalı.

         O dönemlerde çeşitli ilkel ritüeller için yapılmış olmalılar, yoksa mağaranın duvarı boş kaldı da rahatsız oldular diye değil. Ancak bu çalışmalar dilden önceydi ve sanırım şimdiki gibi evrenseldi. O dönemin insanının günlük yaşamının merkezi av hayvanları ve avlanma sahneleri. Sonrasında ikonlara dönüşerek bazı seslere karşılık gelen harfleri ve yazılı dili oluşturdu. Mesela Çine’de orman, ağaç anlamına karşılık gelen harfin yan yana konmasıyla oluşuyor. Mısır yazısı da buna benzer.

         Ancak tüm sürecin insan zihninin gelişimine paralel, somuttan soyuta doğru evirildiğine hiç şüphe yok.

 

         Genel kavramlardan daha özele, senin çalışmalarına gelelim mi?

 

         Şu sanattaki fonksiyonellikle ilgili birkaç şey daha söylemek istiyorum.

         Aynı şekilde güzel bir doğa manzarasına ya da herhangi bir güzelliğe baktığımızda da aynı hazzı alıyoruz… Elbette sadece bu görmekle alakalı değil işitsel de. Sanat bu şekilde günümüze kadar geldi, içine girdik, duvarımıza astık, dinledik.

         Çok sevdiğim bir ZEN öyküsü var;

         Adam hayatın anlamını aramak için usta usta dolaşır. Her usta bir başka ustaya yönlendirir. Son gittiği usta, hayatın anlamını soran adamı bir göl kenarına götürür, manzara muhteşemdir. Göl, dağlar, yamaçlar, çiçek böcek, kuşlar vs. Adam ustadan bir sır öğreneceğini zannederken birçok kişi için sıradan bir manzarayla karşı karşıyadır ve dayanamaz sorar;

_Hayatın anlamı bu mu yani?

Usta efsane bir cevap verir

_Daha ne olsun?

 

         Sanattaki orijinallik konusuna nasıl bakıyorsun?

 

         Orijinallik meselesini çok geniş bir spektrumu olan sanatın belli dalları üzerinden konuşmamız lazım aksi halde çok ama çok dağılırız çünkü her sanat dalının ortaya konması, icrası veya tüketim şekli ve süreci çok farklı. Birisi için koyacağımız bir kriter bir diğeri için uygun olmayacak hatta belki kapsamayacak bile.

         Ben bir eserin aynısını birkaç değişik müzede gördüm. Hangisi orijinaldi bilmiyorum. Zaten müzelerde sergilenen özellikle resimlerin birçoğunun orijinal olmadığı söyleniyor.

         Ne yani şimdi orijinali olmayandan zevk al(a)mayacakmıyız? Özellikle Yunan kopyası Roma heykellerini düşünsene, bu kopyaları bir değer olarak görmezsek müzelerin birçoğu boş kalır. Keşke herkes istediği sanat eserinin bir kopyasını evinde bulundurabilse.

       Mesela aşağıdaki heykel  “Reclining Naiad” Antonio Canova (1819-24) New Yorkda Metropolitan müzesinde sağdaki ise Washingtonda Smithsonian Amerikan Sanat Müzesinde yer alıyor.

      

         Bir de bu konuya çok ticari bakan, bana göre hastalıklı bir zihniyet var. Bir tek bende olsun zaten ancak o bir taneyse çok değerlidir.

         Piero Manzoninin dışkısını konservelemesi ele alalım. Bu durum biraz da Schrödingerin kedisinin durumu gibi garip değil mi? 2000 yılında, İngiltere’deki Tate müzesi 300.000 dolara bu kutulardan bir tane satın almış. Şüpheye düşüp acaba neye bu kadar para ödedik diye merak ederek içinde ne var deyip açabilirler mi sence?

Meraklarına yenik düşüp açtıklarını düşünelim;

a.) Kutuyu açtılar içinde Manzoninin dışkısı dışında başka bir şey var! Mesela “sizi nasıl kekledim” yazan bir not var!

b.) Manzoninin kurumuş bozulmuş …ku var!, (hadi taze olsun ne değişir ki?)

         Ellerinde açılmış orijinalliği bozulmuş, değerini kaybetmiş bir şey var! O şey artık halen sanat eseri midir? 300.000$ bir anda 3 cent mi oldu yani?

         Ne olacak şimdi?

 

         (karşılıklı gülüşmeler)

 

         Ha bir de müzayedede (Bansky nin) 1.4 milyon dolara satın alındıktan sonra kendi kendini imha eden sanat eseri olayı var!

         Neyse bir sanat eserinin ne kadar ticarileştirilebildiğinin bir örneği bu bence, aynı bozulmayı klasik bir sanat eseri için düşünelim! Klasik bir resme milyon dolarlar ödedikten sonra resim parçalara ayrılıyor…

         Bazı parçalanmış resimler onarılıyor eksik kısımlar yeniden yapılıyor ya da alttaki daha eski orjinali ortaya çıkartmak adına üstteki katman siliniyor. Bunların her biri tartışma konusu.

 

         Biz konumuza dönelim

 

         Dönelim gerçekten neredeydik en son orijinallik diyorduk sanırım.

         Bir sanat eserinin orijinal olabilmesi için ortaya konan şeyde bir özgünlük bir fikir, tasarım barındırması ve bunun mükemmel bir zanaat/teknik ile ortaya konması gerekiyor.

         Bu noktada sanatçı fikir adamıdır, icracı olmayabilir bana göre ama konuya hakim olacak kadar detayları iyi bilmelidir elbette dediğim gibi bu bahsettiğim çok genel bir tanım her sanat dalı için geçerli değil.

         Bana göre iyi bir besteci virtüöz olmak zorunda değil ama olabilir de, Bach gibi. Avedon hasta yatağında kamera arkasında değildi deklanşöre de o basmadı ancak fotoğraflar ona ait çünkü fotoğraf kamera ile çekilmez.

         Leonardonun son akşam yemeği resmi için kiliseden 4 sene süre istediği söylenir. Bence bu günkü imkânlara sahip olsaydı mesela fotoğraf makinesi, ışık, kasting, makyaj vs. 4 sene değil belki ama en az 4 ay isterdi diye düşünüyorum. Eserini ortaya koyarken birçok teknik, teknolojiden faydalanırken tasarım mantığı değişmeyecek sadece kafasındakileri hayata geçirebilmesi için gereken süre kısalacaktı.

 

……………………

 

 

 

Yorumları kapatmak zorunda kaldım çünkü spam ve bot hesabından çok fazla yorum geliyor, onları temizlemek için çok zaman harcamam gerekiyor
Çok üzgünüm
Herhangi bir sorunuz varsa web sitemdeki mail adreslerinden bana ulaşabilirsiniz, kesinlikle cevap alacaksınız.
çok teşekkür ederim